10 Aralık 2009 Perşembe

Sütten sonra Yoğurt...



Görüldüğü üzere süt ürünlerinden devam ediyorum. (mandıra falan mı açsam n'apsam?:P)
Yaklaşık 1 yıldan beri yoğurdu evde kendim yapıyorum. Peki neden diyeceksiniz?( diyin diyin, ben olsam "işin mi yok?"derdim kesin:))
Bundan yaklaşık bir yıl önce-sanırım bir şubat ayıydı- bir sabah gazeteyi açtım ve şöyle bir haber gördüm:
"YOĞURTTA HİLEYE İZİN VERİLİYOR"

"Neymiş ki bu?" diyerek okudum ve o günden sonra da "Yoğurdu da yaparım ulen!" diyerek aldım elime tahta kaşığı başladım göle maya çalmaya:P
Şaka bir yana arkadaşlar,olay şundan ibaret: Yine kimlerin ceplerine ne paralar girsin diye Yoğurt Yönetmeliğinde 2 değişiklik yapıyor bizi düşünenler(!).
Tebliğ şu şekilde:
"Yoğurt Tebliğindeki Değişiklik    
03.09.2001 tarihli 24512 Sayılı Resmi Gazete yayınlanan Fermente Sütler Tebliği’nde yoğurt bileşimindeki süt proteini için ağırlıkça en az  %4, yağsız kuru madde için ağırlıkça en az %12 olması zorunluluğu getirilmişti. Ancak, 16 Şubat 2009 tarihli 27143 Sayılı Resmi Gazetede yayınlanan ilgili Tebliğ değişikliğinde, yoğurtta bulunması zorunlu olan süt proteini oranı ağırlıkça %4’den %3’e düşürüldü. Yoğurdun bileşiminde ağırlıkça en az %12 olması gereken yağsız kuru madde zorunluluğu ise kaldırılmıştır."
  Peki bu ne demek oluyor? Bu şu demek oluyor; Zaten şunun şurasında işlenmiş ürünler, rafineri gıdalar derken tam anlamıyla vitamin ve mineral ihtiyacımızı karşılayacak bir avuç gıda varken yoğurttaki protein oranını hangi akla hizmet düşürürsün? Bunun dayanağı nedir? gibi bir sürü soru belirdi kafamda. Tabii ki adamların vereceği mantıklı bir cevap yok ama bu değişikle neler olabileceği kısaca şöyle açıklanmış;



"Konuyla ilgili bilim insanları ve uzmanların görüşlerine göre, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ilgili tebliğlerde yapmış olduğu değişikliklerle çiğ sütün sulandırılmasının ve doğal yoğurtta kullanımı yasak olan katkıların kullanılmasının yolu açılarak, firmalara hile yapma ve daha çok kar yapma olanağı sağlamıştır.
Dünya Sağlık Örgütü ve Dünya Tarım Örgütünün belirlediği standardın altına düşerek çiğ sütte ve yoğurtta yağsız kuru madde zorunluluğunu kaldıran, yoğurttaki süt proteini oranının düşüren Tarım ve Köyişleri Bakanlığı sütün ve yoğurdun besin değerinin ve kalitesinin düşmesine, sağlık açısından risk ve tehlike oluşturabilecek katkı maddelerinin kullanılmasına neden olmuştur.
Bu uygulama ile ülkemize özgü olan geleneksel yoğurt, yani “Türk Tipi Yoğurt” ortadan kaldırılarak toplum ve tüketiciler firmaların daha çok kar elde edebilecekleri yoğurt tipine yönlendirilmek istenmektedir.
Bu uygulamayla tüketiciler kullandıkları hazır yoğurtta %25 daha az protein alacaklardır. Yoğurdun besleyicilik değeri düşecektir. Diğer taraftan, sütlerin bileşiminde yağ dışında bileşimle ilgili hiçbir kriterin Tebliğde olmaması her türlü hileye yol açacağından proteinsiz sütün üretilmesine de neden olunacaktır. Tüketiciler aldatılacak, sağlıkları olumsuz yönde etkilenecektir. Toplumun beslenmesine büyük bir darbe vurulacaktır.
Bu uygulama kalitesiz süt tozu ve çeşitli katkı maddelerinin ithalatını ya da çeşitli yollardan ülkeye girişini arttıracağından süt hayvancılığına ve ülke ekonomisine büyük bir darbe vurulacaktır. Çiftçi, tüketici ve ülkemiz çok büyük zarar görecektir."


Evet görünen o ki kuzucuklar, yurdum topraklarındaki her değişim bizi ileri götüreceğine işlerin daha da b.ktanlaştığını görüyoruz, "Herkes gider Mersin'e biz gideriz tersine." lafının ayaklı örneğiyiz toplumca. Canımız sıkılıyor mu? Kendi adıma benim canım çok sıkılıyor. Ama hiç bir şey yapmamaktansa kendimce bir takım kararlar alıp bunları uyguluyorum en azından. Ha ben yoğurt almıyorum diye koskoca Danone batar mı bilemem ama ben en azından içinde ne olduğunu bildiğim bir yoğurt yiyorum, onun gönül rahatlığı yetiyor şu an için bana. Siz tabi ki "Ohoo, ben kim, yoğrt yapmak kim?" diyebilirsiniz -ki işin komik yanı bundan 3 sene önce birisine "Derya yoğurt mayalıyormuş, kendi ekmeğini de kendi pişiriyormuş." deseydiniz muhtemelen "Eheh komik şey, gizli kamera nerde el salliyim" derdi:)))
Ha yoğurt yapamayacaklar için de (ben onlara üşengeç diyorum:P) şöyle bir tavsiyede bulunulmuş:  "Etiketinde; protein oranının en az %4, kuru madde oranının en az %12 olduğunu yazmayan ambalajlı yoğurdu almayın."

Ben yoğurt almadığım için kutuların üzerinde böyle ibareler var mı tam bilemiyorum, siz alırken kontrol edebilirsiniz.
Gelelim benim nasıl yoğurt yaptığıma. Öyle çok da ahım şahım bir şey değil, gözünüz korkmasın, ben sadece 1 kere tutturamadım kıvamı, o da sanırım çok az yoğurt koymamdandı.
2 ltlik cam bir saklama kabım var (plastik kullanmayın, sıcak süte temas eden plastiğin bir kısmı eriyip yoğurda karışıyor imiş.) 2 li lik sütümü (SEK'in günlük pastörize sütünden mayalıyorum yoğurdumu) mikrodalgada iyice ısıtıyorum (ama asla kaynatmıyorum) Yoğurt mayalamak için ideal sıcaklık şöyle ölçülüyor; serçe parmağınızı süte daldırıp da 7 sn boyunca tutabiliyorsanız ideal sıcaklıktasınız( yaklaşık 40-45 derece civarında). sonrasında 2 lt süt için 4 yemek kaşığı yoğurt koyuyor ve TAHTA kaşık ile karıştırıyorum(evet sıcak mayalanmış sütü metalle temas ettirmezseniz daha başarılı sonuç alıyorsunuz) Sonra da kabımı bir battaniyeye sarıp odanın bir köşesine (kışın kalorifer peteğine yakın bir yere) koyup 5 saat bekletiyorum. İdeali 4 saat diyorlar ama ben bir kaç kere 4 saat bekletip tam kıvamında yoğurt yapamadığım için 5 saat bekletiyorum (çok da fazla bekletmeyin yoğurdu ekşi yapıyor.)
Ben genelde geceden yapıp sonra dolaba kaldırıyorum ve tam 1 gün kaşık değdirmeden dinlendiriyorum(ki yoğurdun tam olması için en az 24 saat geçmeli diyorlar) Ve afiyet olsun:) Yoğurdunuz hazır!
Not: Tabi ki hazır yoğurt gibi kıvamlı, kaşığı daldırdığın yerde kaşığın izinin aynen kaldığı bir yoğurt oluyor bizim yaptığımız yoğurt ama sanırım ben böylesini daha çok seviyorum. Eve yoğurt alıp sonra son kullanma tarihi geçti diye attığım çok olmuştur benim ama yoğurdu kendim yaptığımdan beri hep bitiriyor ve haftada 1 mutlaka tekrar mayalıyorum:) -kendim yaptığım için mi nedir:P
Not 2: İlk yoğurt mayasının Tikveşli yoğurttan mayalamıştım, güzel bir yoğurt olduğu düşüncesiyle:)

Son olarak herkesleri öperim kuzucuklar!
D

2 Aralık 2009 Çarşamba

GDO ve mısır üzerine bir Gülse Birsel yazısı...

Şu GDO nedir ne değildir diye bakınırken bu yazıyla karşılaştım. Oldukça ilgi çekici. Hele ki son 2 aydır ülkemizde GDO'lu ürünlerin ithalatı ve satışı serbest olduktan sonra..Bu mevzu gündeme geldiğinde öğrendik; soya ve mısır baş düşman imiş! Neden? Çünkü dünya soya üretiminin çok büyük bir kısmı Güney Amerika'da ve kıtanın tamamı GDO'lu soya üretmekte. Keza durum mısırda da aynı; tüm Kuzey Amerika GDO'lu mısır üreticisi ve dünyanın en büyük ithalatçısı(acaba kime?)

  Durum vahim mi? Evet vahim maalesef.
Biz ki yıllardır "Bunlar iyi patlamıyor ama!" diyip de Karadeniz mısırına burun kıvırıp, ithal mısıra saldırırken kimse işin iç yüzünü açıklamıyor tabii. Ama hepimiz üniversite mezunu-ve doğal olarak belli bir kültür ve bilinç düzeyine erişmiş insanlar olarak daha bilinçli tüketici olursak belki işler biraz düzelir. Sonuçta bu bir arz talep meselesi, neyi istersek onun üretimi artar gibime geliyor. Bilemiyorum belki de fazla iyimserim ama şu an en azından böyle düşünmek istiyorum:)

Kimlerin ceplerini zengin etmek için ne idüğü belirsiz(aslında o kadar da belirsiz değil; yazıyı okursanız daha salak bir nesile sebep olduğu belirtilmiş) gıdalara daha ne şekillerde maruz kalacağız, kimbilir?(ki şimdiden kalıyoruz aslında)


Yazıda özellikle şu bölüm dikkat çekici:

"Amerika son 30 yıldır bu şekilde besleniyor ve evet gıda fiyatları eskiye göre çok düşük. Ancak sıkı durun, bu nesil, Amerikan tarihinde yaş beklentisi bir öncekine göre kısalmış ilk nesil! Çocuklarda diyabet patlaması görülüyor. Okul çağında zekâsı yeterli bulunmayan, 'özel eğitim ihtiyacı duyan' çocuk sayısında, hükümetin 'bu tür çocukların da okullara kabul edilmesi ama mecburen müfredatın kolaylaştırılması' kararını alacağı kadar dehşet bir artış yaşanıyor. Belgeselde söylendiği gibi "Amerika gittikçe şişmanlıyor ve gerzekleşiyor!"


Buyrun bu da yazının tamamını okuyabileceğiniz link: http://sabah.com.tr/Ekler/Pazar/Yazarlar/birsel/2009/11/15/gdolu_misirdan_kacabilirsiniz_ama_saklanamazsiniz


NOT: Ekşisözlük'te GDO'nun açılımı olarak yazılan "Götümüzü Delecek Organizmalar" da beni benden alan bi ayrntıdır, söylemeden geçemedim:D

Süt...

Sevgili arkadaşlar,


İlk olarak son 1 haftadır kafayı yeme derecesinde araştırıp kendimce bir takım sonuçlara vardığım süt sorunsalıyla başlıyorum.
Bilindiği üzere yurdum topraklarının marketlerinde, bakkallarda satılan süt üzerinde "Uzun Ömürlü Süt" yazan UHT yöntemiyle paketlenmiş sütler. Bu sütlerin ömrü 4 aydan 6 aya kadar sürmekte. Hem de eğer kutuyu açmazsak, oda sıcaklığında. Oysaki paketi açtığımızda, içinde gayet organik bir gıda maddesi olduğundan bakteri üretmekte ve 1-2 gün içerisinde bozulmakta. Hee , o zaman gelelim şu bozulmayan süt olayına.
Temelde 3 çeşit süt var;
Çiğ süt; Bildiğimiz inek hayvanının memesinden sağılmış süttür kendisi:)
Pastörize Günlük Süt; Hemen hepimiz 80'ler başı çocukları olduğumuz için net hatırlıyoruzdur. Çocukken bakkallardan aldığımız kırmızı alüminyum kapaklı cam SEK şişe sütleri vardı. Hani alır almaz kullanır, ertesi güne mutlaka bitirirdik ki bozulmasın. (İşte SEK bu sütleri tekrardan piyasaya sürmüş-bu konuya tekrar döneceğiz.)
UHT Uzun Ömürlü Süt; Bu sütler de yukarıda bahsettiğim gibi 4 ay dayanma süresi olan pastörize sütler.
Peki bu günlük Pastörize Süt ile "UHT Uzun Ömürlü Süt" arasında ne fark var? Biz neden hep UHT kullanıyoruz?
SEK'in kendi websitesinde şöyle bir tarif geçmekte;
"Pastörize günlük süt, kaliteli çiğ sütün içindeki vitamin, mineral ve enzimlerinin korunarak vücuda zararlı olan mikroorganizmalardan arındırılmak amacıyla 72 derecede 15 sn süreyle pastörize edilip hijyenik ortamda el değemeden paketlenmesiyle oluşur.
UHT Uzun Ömürlü Süt ise yine tamamen teknolojik kapalı ortamda çiğ sütün çok kısa bir sürede (2-4 sn civarı) çok yüksek sıcaklığa çıkarılıp (135-150 derece civarı) soğutulmasıyla elde edilir."

Aslında durum çok basit arkadaşlar; modernleşme, endüstriyelleşme adı altında, aslında işin kolayına kaçmak için üretilen süt çeşididir bu UHT sütler. Sen ne kadar çok ısıtırsan mikropları o kadar öldürdüğün gibi içindeki yararlı organizmaları da öldürürsün ama sonunda raflarda 4-6 ay dayanacak bir süt elde edersin. Ne kadar uzun raf ömrü, o kadar az bozuk ürünün şirkete geri dönmesi demektir düz mantıkta.


Oysaki sen, daha sağlıklı ve vitamini minerali yok edilmemiş süt satarsan raf ömrü sadece 3-4 gün olur ve satılmazsa her 3 günde bir dünyanın sütü sana bozulmuş olarak döner. Bu iş bu kadar basit aslında. Her yolun eninde sonunda paraya çıkması şaşırtıcı olmasa gerek.

Bir de doktor görüşü alalım:P
"Prof. Dr. Ahmet Aydın, sütün raf ömrünü uzatmak için yapılan pastörizasyon ve UHT'nin bazı hastalık yapan bakterileri ortadan kaldırırken, faydalı bakterileri de yok ettiğini söyledi. Sütün içindeki faydalı bakterilerin hastalık yapmadıkları gibi, birçok hastalığı da önlediğini, sütün kesilmesini ve ekşimesini sağladığını ifade eden Aydın, ''Süt, çok faydalı bir içecekken pastörizasoyon, UHT ve homojenizasyonla faydasız bir ürün haline geliyor'' görüşünü dile getirdi."

Benim bir de en çok canımı sıkan şu "Açık süt almayalım, çok sağlıksız, yararından çok zararı var" lafları. Geçenlerde bir yerde karşıma çıktı, şöyle bir yazı kendisi:
""Son günlerde şu Derya Baykal’ın destek verdiği kutu süt kampanyasına kelimenin tam anlamıyla “GICIK” oluyorum.
Derya Baykal gibi toplumun çoğunun gönlünü almış,anne kimlikli bir kadının yanına neydüğü belirsiz ama uzman olduğu belirtilen ama vefekat ne uzmanı olduğu belli olmayan bir adamla ayakkabılarını çıkartmadan kapıdan süt alan şaşkın bir annenin evine dalması gönül almış anne kimliğine pek uymadığı gibi sinirlerimi bozuyor. Hele o kadının ” aa gerçekten mi ne salakmışım bir da kaynatıyorum mikroplar ölsün diye tü tü tüü” diye aptallaşması deli ediyor beni. Yahu aklın yok mu be kadın sormuyor musun “e peki ben yoğurt yapıcam o zaman da kutu sütü kaynatınca ne olcak ?? kutu olduğu için dediğin besin değerleri yok olmayacak mı?? sütlaç falan da yapıyorum saatlerce kaynıyor ??”
Derya Baykal’ın buna destek vermesinden haz etmiyorum.""
Trajikomik değil mi?:) Ve bence aslında en iyisi en doğalıdır görüşünden hareketle bir sıralama yapmamız gerekiyorsa; çiğ süt, günlük süt, UHT kutu süt. Ama tabi ki çiğ süt kriterleri çok önemli. Aldığın sütün hangi çiftlikte ne koşullarda yetiştiğini, nasıl beslendiğini, nasıl sağılıp, sütün nasıl muhafaza edildiği gibi bir sürü detay var önemli olan. Yoksa o milletin bas bas bağırıp "Sokak sütçülerinden süt almayın" lafı boşuna değil ama bu söylemin anlatmak isteğinin o sütün kötü olması değil, tamamen bu hijyenik koşullar olduğunub bilincinde olalım.  Bizim gibi şehir insancıkları için biraz zor bir yol tabi bu:) (Gerçi bu hafta ilginç bir şekilde taze ve hakikaten temiz bir yerden günlük çiğ süt alabileceğimi öğrendim, eğer ki alır denersem görüşlerimi de sizinle paylaşacağım.)
Sonuç olarak benim tercihim uzunca bir süredir SEK'in "Günlük Pastörize Süt" adı altında satılan 1 litrelik, marketlerin yoğurtlarla aynı yerde bulunan soğutuculu bölümünde satılan sütleri. (Aynı şekilde satılan Sütaş ve bir kaç marka daha var ama dağıtım ağları sanırım yeterli olmadığından çok seyrek çıktılar karşıma.)
Pühüf, uzun mu yazdim ne?:)
Son olarak, daha çok bilgi almak isteyenler için bir kaç faydalı link gönderiyor ve herkesleri öpüyorum!:)
Çiğ süt vs. Pastörize süt ile kediler üzerinde yapılan bir deney: http://nalanevi.blogspot.com/2009/03/suuuuutcu-sut-meselesi-2.html

Bir doktorun süt üzerine yazdığı bir yazı: http://karyamvedamlam.blogspot.com/2009/01/st-konusu-ama-hangisi.html


Mevsime Göre Meyve Sebze Takvimi

OCAK
Balık: Kefal, tekir,kırlangıç, strongilos, levrek,
Sebze: Kereviz, lahana, brüksel lahanası, brokoli, havuç, pırasa,ıspanak, pazı, karaturp, kırmızı turp
Meyve: Elma,nar, portakal, armut, ayva, greyfurt

Bu ay sofranızdan eksik etmeyin:
Sebze ve et suyu ile hazırlanmış çorbaları sofranızdan eksik etmeyin.
Hareketsiz geçen soğuk kış günlerinde çorbalar bağırsak sistemini
düzenler.Soğuk havalarda vücuda direnç veren balık ve baklagiller de en çok
tüketilmesi gereken besinlerden.

ŞUBAT
Balık: Uskumru, istavrit, lüfer, palamut, tekir, kefal, kalkan, gümüş balığı,
Sebze: Brokoli, brüksel lahanası, karnabahar, pazı, ıspanak, pırasa, pancar, defneyaprağı, havuç, turp.
Meyve: Elma, portakal, muz, armut, greyfurt, ayva.

Bu ay sofranızdan eksik etmeyin:
Kansere karşı etkili lahanagilleri (lahana, brüksel lahanası, karnabahar ve brokoli) sık sık yiyin. Bol betakaroten içeren havuç ile salata, zeytinyağlı yemek veya havuç suyu hazırlayın.

MART
Balık: Levrek, kalkan, kefal
Sebze: Ispanak, havuç, pırasa,kırmızı turp, brokoli.
Meyve: Elma, muz

Bu ay sofranızdan eksik etmeyin:
Mart, yaza hazırlık ayıdır. Hafif beslenmeye ve diyet yapmaya başlamanın tam zamanıdır. Mart, aynı zamanda ilkbahara geçiş ayıdır. Bu nedenle hafif bir o kadar da direnç verici besinleri tüketmeye özen
göstermek gerekir. Balık, ızgara et, sebze ve meyveler bol tüketilmeli.

NİSAN
Balık: Kalkan, kılıç, kırlangıç, tekir, barbunya
Sebze: Taze soğan, tazesarımsak, kuşkonmaz,taze kekik, bakla, marul.
Meyve: Can erik

Bu ay sofranızdan eksik etmeyin:
Kuzu etinin en taze ve lezzetli zamanı. Bu aylarda et olarak kuzu etini tercih edin. Sütlü hafif tatlılar pişirin. Sabah kahvaltısında ve geceleri yatmadan önce bir bardak süt için. Hafif ama sağlıklı beslenerek
ve açık havada düzenli yürüyüşler yaparak fazla kilolarınızdan kurtulabilirsiniz.

MAYIS
Balık: Barbunya,levrek, kılıç, kırlangıç, dilbalığı,
Sebze: Enginar, bakla, madımak, semizotu, papatya, ebegümeci,domates, salatalık.
Meyve: Çilek, yeşil erik, malta eriği, dut.

Bu ay sofranızdan eksik etmeyin:
Çilek kısa ömürlü bir meyve. İçeriğindeki zengin vitamin (özellikle C vitamini) ve mineraller sayesinde ani enerji verip, geçiş mevsiminde ortaya çıkan yorgunluk belirtilerini giderir.

HAZİRAN
Balık: Mercan, levrek, barbunya.
Sebze: Enginar, taze patates, taze fasulye, bakla (ayın ortasına
kadar), bezelye, kabak, patlıcan, sivribiber, domates, salatalık, kuzu
ıspanak, semizotu, rezene, marul,üzüm yaprağı, taze soğan, tazesarımsak,
dereotu, dolmalık biber, çalı fasulyesi.
Meyve: Kiraz, yeşil erik, malta eriği, kayısı, şeftali, dut.

Bu ay sofranızdan eksik etmeyin:
Kısa ömürlü dut ve kirazı bu ayda bol bol tüketin. Her ikisi de zengin vitamin ve mineral kaynağı.

TEMMUZ
Balık: Sardalya, barbunya, tekir, ıstakoz, böcek, pavurya.
Sebze: Domates, salatalık, bezelye, dereotu, kum havucu, taze
fasulye, kuzu ıspanak, kabak, patlıcan, semizotu, sivribiber, dolmalık
biber, çalı fasulyesi, barbunya fasulyesi.
Meyve: Kayısı, şeftali, kavun, sarı erik, karpuz, ahududu, vişne.

Bu ay sofranızdan eksik etmeyin:
Semizotu, balıktan sonra en çok omega-3 içeren sebze. Vücut tarafından üretilmeyen bir yağ asidi olan Omega-3, kalp hastalıklarına, zihinsel karışıklığa ve bunamaya karşı ekili.

AĞUSTOS
Balık: Çingene palamudu, mercan, kılıç, sardalye.
Sebze: Domates, salatalık, patlıcan, dolmalık biber, çarliston biber,
sivribiber, taze fasulye, barbunya fasulyesi, kabak, mısır, kırmızı
salçalık biber.
Meyve: Kayısı, kavun, kırmızı erik, şeftali, vişne, böğürtlen,
karpuz, incir, mürdüm eriği, üzüm.

Bu ay sofranızdan eksik etmeyin:
Yaz meyve ve sebzelerinin en olgun zamanı. Meyveleri bol yiyin. Bunun yanısıra balık, zeytinyağlı sebze, hafif soslu makarnaları günlüköğünlerinize paylaştırın.

EYLÜL
Balık: Palamut, lüfer, kılıç, sardalye, kolyoz, kırlangıç.
Sebze: Mantar, patlıcan, mısır, pazı, biberiye, barbunya fasulyesi,
kabak, dolmalık biber, kırmızı salçalık biber.
Meyve: Mürdüm eriği, fındık, kavun, karpuz, incir, üzüm.

Bu ay sofranızdan eksik etmeyin:
Eylül, kışa hazırlık ayıdır. Vücudu soğuk mevsime hazırlamak gerekir.Bol balık, sebze, meyve ve makarna gibi enerji verici karbonhidratlar ağırlıklı beslenin. Mürdüm erik ve fındığı hergün belli bir miktar
tüketmeye özen gösterin.

EKİM
Balık: Pamatu, lüfer, istavrit, barbunya, kılıç, mercan, sardalye.
Sebze: Mantar, fındık, ceviz, ıspanak, yerelması, pırasa, lahana,
kıvırcık salata, kırmızı turp, karnabahar, havuç.
Meyve: Armut, ceviz, üzüm,elma, greyfurt, mandalina, muz.

Bu ay sofranızdan eksik etmeyin:
Ekim ayında omega-3 içerikli cevizin tam zamanı. Cevizi bu aylarda bol bol tüketin. Ayrıca mantarlı nefisyemekler pişirebilirsiniz. Mantar, balık, et ve sebzelere çok yakışır. Mantarı ızgarada üzerine peynir
serperek pişirip kahvaltıda da yiyebilirsiniz.

KASIM
Balık: Mezgit, ringa
Sebze: Balkabağı, kabak, lahana, kereviz, pırasa, yeralması, havuç,
ıspanak, karnabahar, pazı.
Meyve: Ceviz, kestane, üzüm, elma,muz, mandalina, nar, armut, kivi,
greyfurt, Trabzon hurması.

Bu ay sofranızdan eksik etmeyin:
Kasım ayında balkabağından bol bol yararlanın. Çorbası, tatlısı ve pastası ile nefis lezzetler hazırlayabilirsiniz. Balkabağını ayrıca etli sebze yemeklerine de ilave edebilirsiniz. İçerdiği bol betakaroten
sayesinde kansere karşı etkili bir sebze.

ARALIK
Balık: Levrek.
Sebze: Balkabağı, lahana, yerelması, pırasa, brüksel lahanası,
karnabahar, ıspanak, kereviz, havuç, pazı, kara lahana.
Meyve: Elma, mandalina, portakal, nar, armut, muz, kivi, kestane,
greyfurt, ayva, Trabzon hurması.

Bu ay sofranızdan eksik etmeyin:
Soğuk algınlığı hastalıklarına yakalanmamak için sağlıklı beslenin.Portakal veya greyfurt suyu için. Ispanak, baklagil, et, yoğurt, muz,elma  ve kuruyemişleri bol tüketin.

Merhaba...

Bir zamanlar herşey doğaldı...
Ne ekmek esmer oluyor diye canım buğday ununun içine kanserojen etkisi olan kimyasallar koyup beyazlatıyorduk, ne de sütü aylarca dayansın diye UHT yöntemiyle paketleyip tüm yararlı bakterileri de beraberinde öldürüyorduk.
Bu blog, bir takım şeylerin iç yüzün öğrenip bunu sevdiğim insanlarla paylaşmak amacıyla açıldı.

Bir akşam oturdum ve şu maili attım tüm sevdiklerime:
"Biricik arkadaşlarım,
Şimdi bu hatun gece gece ne diye bu maili atıyor diye merak içindesiniz biliyorum zira ben öyle mailleşme olaylarına gerekmedikçe girmeyen ve hatta forward maillerden tiksinen biri olarak niye bu maili atıyor olabilirim değil mi? Merak buyurmayınız, her şeyi tek tek açıklayacağım:)
Baştan başlayalım, dün okuldan eve gelmiş ve kahvemi hazırlayıp internetin başına geçmiştim.(evet klasik iş sonrası modum) Tüm gün aklıma takılan "Hangi süt en sağlıklısı acaba?" sorunsalım hakkında nette araştırma yapıyordum ki (evet bana eser öyle arada, sabah  "Acaba rafine tuz mu almalı deniz tuzu mu?"diye uyanır ve manyak gibi araştırırım:D)  Canan aradı; "Sizi özledik geliyoruz!" dedi ve işin ilginci geldiler de:P
Şaka bir yana, bir süre sonra kendimi Canan'a "Süt çeşitleri nelerdir? Pastörize ile UHT süt arasındaki fark nedir? Nerelerde kandırılıyoruz? Hangi süt en iyisidir?" konulu bir konferans verirken buldum:) Ve bu böyle olmaz diyerekten bu maili siz en yakın dostlarıma(Evet evet, yukarıdaki listede senin de mail adresin varsa maalesef ki seni en yakınlarım arasında görüyorumdur ve benden kolay kolay kurtulamayacaksın demektir) atmaya karar verdim.
Son zamanlarda yakınımda olanlar bilirler, bana bir "Sağlıklı yaşam, temiz beslenme, organik tarım" durumu hasıl oldu. Bu durum üniversite dönemimin neredeyse tamamını "Junk Food" ile geçirmiş biri olarak, sanırım bu beslenme biçiminde bir sorun olduğu düşüncesiyle başladı ve bende "Hangisi iyi? Ne doğru?" sorgulamasına sebep oldu.
İnternet uçsuz bucaksız bir derya.(bkz. ben öhöm:P)
Bazen kendimi "a"yı araştırırken "z" ile ilgili bir şey okurken buluyorum.
Dolayısıyla size "Forward mail"göndermek yerine arada sırada, sağlıklı yaşam adına paylaşmak istediğim bir takım bilgileri göndermek istiyorum. Yani anlayacağınız, ben ki bu olayları yedim bitirdim, bilgi birikimim doldu da taşıyor:P
Tabi ki aranızda "amaan ben bunlara gelemem, uğraşamam böyle şeylerle, hem okumaya da vaktim yok, hem de okusam bile yapamam, dolayısıyla bana can sıkıntısından başka bir şey getirmez" derseniz ben de sonraki mailleri size atmam. Haber vermeniz yeterli yani:)
Neyse, şimdilik bu kadar sanırım.
Aslında süt ile başlayacaktım ama zaten yukarıda uzuuunca bir mail döşendim, fazla da zamanını almayayım diyorum ve zamanında Müge'nin benden istediği "Mevsimlere göre meyve sebze listesi"ni gönderiyorum herkese.
Ben çıktısını alıp buzdolabımın üstüne astım, arada pazara çıkarken bakıyorum "acaba neler alınabilir?" diye.
Eskiden turfanda diye bir kavram vardı, bazı sebzeleri meyveleri dört gözle beklerdik "Çıksa da yesek" diye. Şimdiyse herşey her mevsim karşımızda, çocuklara sorsan "Domates hangi aylarda çıkar?" diye muhtemelen "Her ay"der ama benim kadar siz de iyi biliyorsunuz ki herşeyi mevsiminde almak hem sağlık açısından(o gıdaları mevsim dışı üretmek için kullanılan ekstra katkı maddeleri, hormonlar vs. var) hem de lezzet açısından(kışın yenen domates mukavva gibi değil mi ama?) daha faydalı.
Ayrıca da bu liste benim gibi sıfır balık bilgisine sahip biri için acaip faydalı oldu.
Hepinizi öperim canlar!
Sevgiler"
Attığım mailleri buraya da koyup, toplu bir arşiv yapmak amacım.

Öperim herkesleri:)
Derya

 
Copyright © 2010 Ekim Hasadı. All rights reserved.
Blogger Template by