5 Mart 2010 Cuma

Tuz üzerine...

En son un ile ilgili bir yazı yazmışım. Ne tesadüftür ki bu sefer de şu herkesin uzak durmamızı söylediği "3 beyaz; un, tuz, şeker" üçlüsünden devam ediyorum.
Evet her yerde okuyoruz; televizyonda, dergilerde, gazetelerin sağlık köşelerinde yıllardır bangır bangır tekrarlıyorlar bu "ölümcül üçlü"yü.
Ve aslında unun aslında böylesine kötü lanse edilmesinin ardında yatan sebep, bizim en fakir, en az yararlı un olan "beyaz un"u kullanmamız idi, bunu geçen seferki yazımda söylemiştim. Oysaki vitamin, mineral ve lif açısından faydalı olan "tam buğday unu" hiç de öyle kötülenecek bir özelliğe sahip değil, dahası beslenmemizin en temel taşlarından biri. "Peki tuzun niye böylesine kötü bir şöhrete sahip?" diye biraz kurcaladığımda, çıkan sonuç undan pek de farklı değil.

Ben uzun zamandan beri rafine edilmemiş deniz tuzu kullanıyorum. Hani şu City Farm'ın cam kavanozlarda satışa sunduğu tuz. (Bkz. fotoğraf 1) Onu bulamadığım zamanlarda bir diğer organik ürün markası olan Sade'nin tuzunu alıyorum. Hatta şu bakkalarda turşu kurmak, salamura yapmak için koca koca paketleri 50 kuruş gibi komik rakamlara satılan kaya tuzu da aldığım oldu. Evet akıcı değil, parça parça, ama yemeklere atarken bir sorun yaşamıyorum.
Neden bu tuza yöneldim? Bir yerlerde okumuştum bir aralar; bu kullandığımız pürüzsüz, su gibi akan, mutfaklarımızda genellikle cam kavanozda(ve genellikle de içine gömülü bir çay kaşığı barındıran:)) ve yemeğe atmak için ocağın yanında duran tuz, aslında "gerçek tuz" değil diye. Yazıda onun yerine daha doğal tuz olan kaya tuzu veya rafine edilmemiş deniz tuzu kullanmamız öneriliyordu.

Peki, deniz tuzunun, sofra tuzu denilen rafine tuzdan farkı nedir, sonuçta ikisi de tuz değil mi?", diyeceksiniz. Aradaki fark o kadar büyük ki... Deniz tuzu hiçbir şekilde işlenmemiş, rafine edilmemiş, doğal mineral zenginliğini koruyan tuzdur. Sofra tuzu ise rafine edilmiştir, yani bütün mineral zenginliğini kaybetmiş tuzdur.

Tam hatırlamıyorum ama şuna benzer bir cümle de geçiyordu yazıda: "Aslında turşuluk tuz,kaya tuzu diye yüzüne bakmadığımız tuz, içindeki minerallerden arıtılmamış iyi tuzdur. Ama biz onun yerine marketlerde sadece sodyum ve klorüre kadar soyulmuş ve üstüne kimyasallar eklenmiş tuza-hem de daha çok para vererek- itibar etmekteyiz. Zaten rafine tuz kullanıldığında bozulan, kaya tuzu kullanıldığında tutan turşudan anlaşılmıyor mu hangi tuzun daha iyi olduğu?"

Daha da açmak gerekirse öncelikle "tuz" denilen şeyin ne olduğuna bakalım; NaCl. Yani Sodyum ve Klorür. Ve bu iki maddenin dünya üzerindeki tüm canlılar üzerinde hayati bir önemi var. Ağladığımızda gözyaşımız tuzludur, hatta kanımız bile tuzlu bir tada sahiptir. Vücudumuzun tuza-daha doğrusu tuzun içindeki 84 (evet yazıyla "seksen dört", bu rakama dikkat!) minerale ihtiyacı var. Hem de yaşamını sağlıklı sürdürebilmesi için düzenli olarak almasına ihtiyaç var. E o zaman neden tüm doktorlar bas bas bağrınıyor "tuzu kesin!" diye. Cevabı basit; Sofralarımızda kullandığımız tuz bu 84 minerali içermiyor da ondan!
Peki ne kullanıyoruz biz o zaman? Bunun ardında yatan hikaye de aslında yine dönüp dolaşıp endüstrileşmeye dayanıyor. Bir alıntı yapayım:
"Bugün kullanılan tuzların çoğu büyük endüstriyel firmalarca üretilmektedir. Üretilen tuzun %93’ü sanayi proseslerinde ve %7’si besin olarak kullanılmaktadır. Tuz ya geniş yer altı yataklarından ya da deniz/göl sularından rafine edilerek elde edilmektedir. Tuz içindeki safsızlıkları uzaklaştırmak ve mineralleri çıkararak tuzu daha çekici ve homojen  yapmak için rafine edilir. Rafinasyon ile tuzun görünümü güzel ve akışı kolay olur, ancak içerdiği 84 minerallin 82’si uzaklaştırılmış olur.Endüstriyel prosesler sadece sodyum ve klor içeren tuz gerektirir. Uzaklaştırılan 84 elementin 82’si yan ürün olarak ilave gelir getirdiğinden ayrı satılır.(*) Örneğin bor motorlarda vurmayı azaltmak için petrol katkısı, kimyasal gübre vs. olarak kullanılır. Tuzdan uzaklaştırılan kimyasallar ve mineraller plastik yapımında kullanılır. Sonuç olarak, rafine sofra tuzları sadece sodyum klorürdür, diğer tüm yararlı element mineralleri uzaklaştırılmıştır.
Kimyasal katkı maddeleri alüminyum hidroksit ve alüminyum silikat (%1) tuzu beyazlatmada ve paketlemede  su emmesini önlemek için ilave edilir. Böylece tuz kolay akar, iyot ve iyotlu (potasyum iyodür) dengeleyiciler (50 mg/kg) de ayrıca ilave edilir. Rafine tuzun su emmemesi, tuzun vücudumuz tarafından uygun şekilde absorplanmasını da engeller. Bu yüzden rafine sofra tuzu zararlıdır. Rafine tuz içindeki kimyasal katkılar, vücudumuzun tuzu emmesi ve işlemesini zorlaştırır. Sonuç olarak rafine tuz vücudumuzda birikir. Tuzun bir kısmı damar duvarları, arterler, beyin, idrar yolları, cinsel organlar, bez sistemleri veya kemiklerin eklemlerinde birikerek problemlere yol açabilmektedir. Sonuçta bu bölgelerin kırılgan olmasına ve hayati vücut fonksiyonlarının zayıflamasına neden olabilmektedir."
(*)Yani canım arkadaşlarım, adamlar tuzun içinde zaten alabileceğimiz mineralleri çıkarıp, onları da bize ekstra olarak satmaktalar.
Sonra bi de akışkan olsun, aman efenim bembeyaz olsun diye eklenen kimyasallar cabası. Benim aklım şunu bir türlü almıyor: Neden tuzun içindeki yararlı mineralleri çıkarıp, yerine zararlı kimyasallar eklersin ve bunu tüm dünyaya "tuz" diye satarsın?Bırak olduğu gibi kalsın, değil mi? Ve nasıl olur da tüm dünya  hiç sorgulamadan bunu böyle kabul edip kullanır? Şu para nelere kadir! Tabi olan yine bize olmakta orası ayrı!

Prof. Doktor Ahmet Aydın (ki kendisi aşmış bir kişilik, inanılmaz bir bilgi denizidir, yazılarını sürekli takip etmekteyim.), Beslenme Bülteni'nde yayınladığı yazıda şöyle belirtmiş:

" Dünyadaki tuz üretiminin %93-94'ü direkt olarak endüstriye gidiyor.
Tuzsuz ne plastik, soda, yumuşatıcılar, deterjanlar, ne de yağlar, üretemezdik. Kimyasal ayrıştırma işlemleri için ise sadece NaCl gerekli. Bu işlemler için doğal tuzun içindeki diğer elementler kimyasal reaksiyonları etkileyeceğinden önce rafine işlemleri ile diğer maddeler ayrıştırılıyor ve geriye sadece  NaCl kalıyor. Bu işlemler için ayrıştırılan tuz'dan endüstride kullanılmayan %6'lık kısımda gıda sektörüne aktarılıyor.
Bu yüzden de eskiden uğruna savaşlar verilen tuz, diğer adıyla beyaz altın, artık çok ucuza her yerden elde edilebiliyor. Ama elinize geçen tuz artık gerçek tuz değil, elinizde bir artık mahsul tutuyorsunuz. Bu da yoğun agresivitesinden ve fiyatından dolayı gıda sektöründe gıdaları uzun süreli muhafaza etme işleminde, konserve işleminde kullanılıyor ve tüm hazır gıdaların uzun ömürlülükleri bu şekilde sağlanıyor. Kalan bir kısım da yemek tuzu olarak sofralarımıza geliyor.
...Tuza, kimyasal isimleri çok fazla yer tutacağından üzerinde hiçbir zaman yazılmayan ve zaman zaman harfler ve rakamlarla kısaltılan (E-530, E-533, E 550 gibi) maddeler de ilave ediliyor. Mesela sofra tuzunun iyi serpilebilmesi için alüminyum hidroksit ilave ediliyor. Ve bu tuzu çocukluğunuzdan itibaren yiyorsanız, Alzheimer hastalığına yakalanma şansınız da yüksek. Beyninizde sinir iletişim hatlarında içtepiler iletilemedikçe, adınızı bile hatırlayamazsınız."

Yani diyeceğim odur ki canım arkadaşlarım; yine kandırılıyoruz! Yapmamız gereken biraz daha gözümüzü açmak ve hep yaptığımız gibi bir de etiketin altına bakmak. 
Tabi bunu söylerken sinir olduğum başka bir konu daha geldi aklıma. Bunları araştırıp öğrendikçe, doğal olarak çevremdekilerle paylaşma, onların da olup bitenlerden haberdar olması gibi bir isteğe kapılıyorum.(Ne garip değil mi?:P) Sonra oturup "Ulan amma kandırılıyoruz haa! Vay bee, hakkaten öyle miymiş?"li konuşmalara gark olur iken biri çıkıp şöyle diyor "Ya Derya bırak Allah aşkına, tüm dünya bunu böyle kullanıyor da bi biz mi farkındayız?" Hah işte o anlarda böyle tiksintiyle karışık bir acıma ile hep şunları söylemek istiyorum: (ama fazla sinirli olduğum zamanlarda kitlenip kalırım ben.)
"Canım kardeşim, bana şu cümleyi sarfederek aslında sen de şu anda kapitalizm ve tüketim üzerine kurulmuş düzenin içindeki bir çark olduğunun farkında değilsin. Sana bu cümleyi söyleten şey, gıdayla ilgili işin iç yüzün araştıran, daha iyiyi, daha doğalını elde etmek için uğraşan insanları "kafayı organikle bozmuş, "sağlıklı yaşama takmış" gibi laflarla etiketlemenizi de istemekte. Böylelikle onlar normal, "araştıran takıntılar" ise anormal olarak algılanacak toplumda. Böylelikle de siz "normaller" gönül rahatlığıyla işlenmiş, rafine edilmiş, raf ömrü uzatılsın diye dünyanın kimyasalı, katkı maddesi eklenmiş gıdalarınızla bir ömür (artık ne kadar uzun ve sağlıklı olur orası bi muallak!) mutlu mesut yaşarsınız."
Oh bee, buradan yazmak bile bi rahatlattı beni:) Şimdilik benden bu kadar canlar. Herkese temiz, adil ve doğal gıda ile sağlıklı yaşamlar diler, gözlerinizden öperim!
Not: Doğru dürüst tuz kullanın, adam olun ulan!! :D
Not 2: Yukarıda alıntıladığım yazıların tamamı çok okunası, o yüzden zamanı olanlar linklere tıklayıp okurlarsa iyi olur (ben mesela tuz lambası almaya karar verdim:))
Buyrun linkler:
Beslenme Bülteni: http://www.beslenmebulteni.com/bes/index.php?option=com_content&task=view&id=99&Itemid=312
Tuz üzerine önemli bir yazı: http://www.ailem.com/templates/library/2851.asp?id=11980
Realage sitesi(testini de yapın:)): http://www.realage.com.tr/v2/Deniz-Tuzu-Mu-Sofra-Tuzu-Mu-Daha-Yararli_2_27200_3.htm

Sevgiler!
D
 
Copyright © 2010 Ekim Hasadı. All rights reserved.
Blogger Template by