22 Temmuz 2010 Perşembe

Rafine Şeker Gerçeği vol.2

Şekerle ilgili yazım üzerine siz sevgili arkadaşlarımdan bir takım sorular geldi. Bildiklerimi cevapladım, bilmediklerimi de araştırdım ve önceki yazımı biraz da özet niteliğinde yazdığımı farkedip şeker üzerine önemli gördüğüm bir kaç ayrıntıyı daha yazmaya karar verdim.Bu arada, evet, bazen çok çenesi düşük görünebiliyorum, farkındayım ama bildiklerimi siz sevdiklerimle paylaşmak benim asıl niyetim. Sohbet ortamlarında zararlarını bildiğim birşey hakkında susmak bilmiyorum ama n'apayım kendimi engelleyemiyorum! Madem sağlıklı yaşayıp geç öleceğim, bari yalnız kalmayayım istiyorum:P
Öncelikle şöyle soruyorlar bana: Eee bu kadar anlatıyorsun da sen hiç mi şeker kullanmıyorsun yani mutfakta?
Cevap veriyorum: Evet ben de kullanıyorum. Günümüzde hepimizin damağı bu tada alışmış iken ve şeker alternatifleri çok ama çok daha pahalıya malolurken, elbette ben de tamamen hayatımdan çıkarmadım rafine beyaz şekeri. Ama belli bir takım önlemler alıyorum bunun için. Şöyle ki;
-Daha önce yazdığım gibi, damak tadımıza uygun şeker miktarını epeyce bir azalttık Emre de ben de. Eskiden küçük çay bardağına 2 küp şeker atarken şimdi büyük bardağa 1 küp şeker atıyorum veya yanında tatlı birşeyler yiyorsam hiç şeker atmıyorum. Şeker eşiğini düşürmek=daha az şeker tüketmek. Mesela evde yaptığımız limonataların şeker miktarına öyle alıştık ki, hazır şişelenmiş limonatalar resmen şerbet gibi geliyor!
-Rafine beyaz şekere alternatif olarak pekmez ve bal kullanıyorum uyarlanabilir tariflerimde. Çünkü pekmez ve balın içindeki şeker doğada varolan bir şeker türü, dolayısıyla çok daha sağlıklı. "Ayrıca şeker kullanımı o kadar da eski bir şey değil diyorsun, peki ya Osmanlı zamanında yapılan tüm o şerbetler,macunlar, lokumlar nasıl tatlandırılıyordu?" diye soran bir arkadaşım oldu. Cevap veriyorum: Bal ve pekmez:) Bir de timeturk sitesinde şekerle ilgili yazısında şöyle bir açıklama var:
"Atalarımız şekeri nasıl üretip tükettiler?
"İnsanlar geçmişte asırlar boyunca, hurma, üzüm, elma ve armut gibi yoğun şekerli meyvelerin suyunu sıkarak "şeker" niyetine kullanmışlar. Kimi zaman da meyvelerden elde ettikleri suyu kaynatıp, pekmez yaparak şeker ihtiyaçlarını karşılamışlar. Bu asırlardır dünyanın her yerinde var olan bir gelenek. Kısaca meyveler, bal ve pekmez, insanların “doğal şeker” olarak tanıdıkları, vücutları ile tamamen uyumlu ve faydalı etkileri olan gıdalar.

Kristal şekerin elde edilmesinde hareket noktası ise “şeker kamışı” olmuş. Geçmişte tarih boyunca şeker kamışından hareketle şeker elde edilmiş.

Tropikal ülkelerde yetişen şeker kamışı, çok su ve çok sıcak seven bir bitki. İnsanlar şeker kamışının boğumları arasındaki sıvıyı fark ettikten sonra, mengenelerde taşın arasında suyunu sıkıp, ya hemen tüketmişler, ya daha uzun ömürlü kullanmak amacı ile kaynatıp konsantre etmişler ya da geleneksel yöntemlerle konsantre olan sıvının dibindeki kristalleşmiş tortuları buharlaştırarak kristal şeker haline getirip kullanmışlar. Şeker kamışının içindeki su miktarı ne kadar fazla ise çabuk bozulma ihtimali de o kadar çabuk olur! Bunun için, bildiğimiz pekmez usulü kaynatıp konsantre ettikten sonra buharlaştırmışlar ve kristal şeker halinde kullanmışlar." 

Peki, tabiat "doğal şekeri" nerede saklıyor ve bize nasıl sunuyor?
"Şeker kamışı veya şeker pancarından elde edilen kristal şekerin içinde “sükroz” diğer adıyla “sakkaroz” denilen bir madde vardır. Meyveler “früktoz” içerirken, bal hem früktoz, hem glikoz hem sükroz hem de maltozu bir arada içermektedir. Yani balda tüm şekerler “doğal” olarak mevcut…

Bütün şekerli bitkiler fotosentez ile topraktan aldıkları su ve mineralleri kendi içinde sentezleyerek şekere dönüştürüyor. Örneğin elma, topraktan su ve mineral alıyor, güneşten aldığı ışınlarla kendi fabrikasında doğal kimyası ile şeker imal ediyor. İmal ettiği bu şeker insana birebir uyumlu.

İnsan da tabiatın bir parçası meyveler de kısacası topraktan elde edilen her şey tabiatın bir parçası, arılar da tabiatın bir parçası onların çiçeklerden imal ettiği bal da, kısaca tabiatta var olan doğal gıdaların tümü insan doğasına birebir uyumludur ve bu gıdalarda bulunan maddelerin insan vücudu için önemli etkileri vardır. Ancak, tabiattan gelen doğal gıdalar dıştan müdahale ile başka bir şekle dönerse işte o zaman insana zehir etkisi yapıyor.

İşte insan hayatı için hayati önem taşıyan şeker de dıştan müdahalelerle zehire dönüşmüştür. Bu noktada şeker kamışının tarihine baktığımızda her şey net olarak ortaya çıkmaktadır." 
(Yazının tamamı için buraya tıklayabilirsin.)


Yüksek Fruktozlu Mısır Şurubu (HFCS-High Fructose Corn Syrup)

Yukarıdaki 4 kelimeye iyi bakın şimdi. Tam adı yukarıdaki şekilde olan bu maddenin her yerde karşımıza çıkan pek çok adı var aslında. Bunlar; mısır şurubu, glikoz şurubu, fruktoz, dekstroz, nişasta bazlı şeker(NBŞ), mısır şekeri vb.
Ve sizden ricam; Hepimiz 2-3 günde bir muhakkak marketlere uğruyoruz. İlk market alışverişinizde aldığınız ürünün arkasını çevirip "içindekiler" bölümünde bu yukarıdaki isimlerden bulunup bulunmadığına bir bakın. Ya da ben size söyleyeyim; Elinize aldığınız 10 paketin 9'u bu şekeri içermekte!
Michael Pollan "Etobur-Otobur İkilemi"(Omnivore's Dilemma) adlı kitabında şöyle demektedir: "Günümüzde mısır ya da soya fasulyesi içermeyen bir işlenmiş gıda bulmanız neredeyse imkansızdır."
Soya konumuz değil, onu şimdilik geçelim. Gelelim mısırdan üretilen bu şekere. Şeker pancarından elde edilen şekerden kat kat daha tatlı olan bu madde-yanlış hatırlamıyorsam 1 kilo mısır şurubu 1 kamyon çay şekerine eş değerde tatlandırıyordu-çay şekerinden çok daha ucuza mal edildiği için hazır gıda endüstrisinde tercih edilen ilk tatlandırıcı. "Eee ne zararı var bunun? Alt tarafı mısır!" diyebilirsiniz ama bunu sormanız yerine Google'a "Yüksek Fruktozlu Mısır Şurubu" yazıp çıkan sonuçlara bir göz atmanızı tavsiye edeceğim, ne demek istediğimi çok daha iyi anlayacaksınız:)
Bir kaç alıntı yapacak olursam;
"Fruktoz sık sık sağlık sorunlarına yol açabildiği iddia edilen bir şekerdir. Öyle ki fruktozun alkol ürünlerinin gösterdiği hasarın bir benzerini insan vücudunda gösterdiği belirtilmektedir. Bunun yanında insan karaciğeri de devamlı olarak fruktozu yağa çevirdiğinden dolayı metabolik sendrom riskini arttırmaktadır."(Bkz. wikipedia)

"Früktoz, meyvelerdeki şekere verilen isim. Doğal yolla, yani meyveden ve dozunda alındığında zararı yok. Ancak, piyasada satılan ve hazır gıdalarda kullanılan früktoz, kimyasal yolla elde ediliyor. Maalesef kaynağı meyve değil, mısır!" (Bkz. link)

"Şekerpancarından üretilen sakkaroz adı verilen şeker yarı yarıya Glikoz ve Fruktoz içeriyor. Mısır şurubundan üretilen şekerde ise yüzde 90`lara varan oranda Fruktoz bulunuyor. Glikoz vücudun tüm hücrelerinde kullanılabilirken Fruktoz sadece karaciğer için gerekli. Bunun miktarı da günlük 15 gram. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kubilay Karşıdağ, vücuda fazla giren Fruktozun karaciğerde yağlanmaya, kanda trigliserid denen yağların artmasına ve insülin direncine sebep olduğunu belirtiyor.
...Fruktoz tüm şekerler arasında en hızlı yağa dönüşenidir, böylece kan trigliserid düzeyini çok yükseltir.
...Ürün etiketlerinde şeker türünün yazılması konusunda da uygulamada suistimaller yapılıyor. Paketlerin üzerinde hangi şeker türünün hangi miktarda kullanıldığı net olarak yazılmıyor. Prof. Dr. Karşıdağ, `Bu konuda ilk görev denetleyici mekanizmalara düşüyor. Fruktozun nelerde kullanılabileceği, nelerde kullanılamayacağı, bunların miktarının ne olması gerektiğinin vurgulanması zorunlu. Ayrıca Fruktoz elde edilirken genetiği ne kadar değiştirilmiş mısır kullanılıyor o da bilinmiyor.` diyor."
(Bkz. Resmi Gazete )

Evet sevgili dostlar, hal böyleyken böyle! Pek çoğumuz yediğimiz gıdayı irdeleme ihtiyacı hissetmiyoruz, bir o kadarımız da "Aman canıım, ona gelene kadar ben bi sigarayı bırakayım!" diyor ama bu boşvermişlikle maalesef sadece kendimize zarar veriyoruz. Daha bilinçli tüketiciler olmak adına yediğimizi sorgulayalım! Her yediğimiz gıdanın vücudumuza neler katacağını veyahut ondan neler götüreceğini hesaba katarak yiyelim! Böyle bir farkındalıkla belki de ister istemez daha sağlıklı seçimlere yöneliriz, kim bilir?
Hepinizi öperim!:)
D





16 Temmuz 2010 Cuma

Bugün mutfağımda...

Fotoğrafçı bünyem coştu!!! Sürekli konser fotoğrafı nereye kadar dedim ve attım kendimi mutfağa. O mini mini kabakları, o şipşirin pembe domatesleri görünce sizinle paylaşmadan edemedim. Evet bugün mutfağım böyleydi:
 Pazar alışverişimi genellikle Nazilli'deki organik bir çiftlikten veya Kartal %100 Ekolojik Pazar'dan  yapıyorum. Bu "Ye benii!" kabaklar ise Nazilli'den sipariş üzerine gelen dünkü koliden çıktı:) (Ve kendileri bugün bol domatesli ve etli dolma olacaklar:))
Bu sevimlilikten ölen  pembe domatesler de Nazilli'deki organik çiftlikten mutfağıma misafir olanlardan:)

Bir de mısır istedik Nazilli'den. Dün haşlayıp yedik afiyetle.


Bunlar da mutfağımın demirbaşlarından; Bay Karabiber ile Bayan Tuzluk. Bay Karabiber 2 senedir bizimle birlikte. Taze çekilmiş karabiberi hazır toz karabibere tercih eder olduk bu beyefendiyi aldığımdan beri.
Bayan tuzluk ise biraz daha yeni. Tuz başlığı altında size rafine tuzu kesinlikle eve sokmadığımı yazmıştım. Onun yerine Sade veya Farm City'nin deniz tuzu ile öğütülmemiş kaya tuzu kullandığımı söylemiştim. İşte bu tuz da Çankırı'da bir mağaradan çıkan,kesinlikle hiç bir rafinasyon işlemine maruz kalmamış saf kaya tuzu. Aslında yemeklere öğütmeden parça parça atıyordum ama pazarda bu şirin değirmeni görünce almadan edemedim:)






Bir de böyle bir mataram var artık. Dün Filiz'le çıktığımız çılgın alışverişle geldi o da. günde en az 2- 2.5 su içen-içmeye özen gösteren- biri olarak çantamda sürekli bir pet şişe bulunduruyordum ama bir süredir de plastik şişeden yana rahatsızlık duyuyordum. Malumunuz plastik maddeler-özellikle de ucuz olanları-uzun süreli kullanımlarda kanserojen etki yaratan maddeler. Bir de okuduğum bir haberde pet su şişelerinin BPA denilen ve pet şişeyle temas halindeyken suya da geçen bir maddenin varlığını öğreneli beri suyumu taşımak için bir alternatif arıyordum. Dün de YKM'de daha önceden Tatntitone'den bildiğim güvenilir bir marka olan Lock&Lock mataralarını görünce düşünmeden aldım.Üstelik ham maddesi %100 polikarbonat olan şişenin üzerinde kocaman "NO BPA" yazılıydı ve benim için yeterli sebepti:) Bu plastik şişe ve BPA konusunu merak edenler için buyrun linkler:
link 1

link 2

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Beyaz Şeytan: Şeker

Sevgili arkadaşlar, dostlar, kuzucuklar!
Merhaba!:)
En son nisan ayında bir yazı yazmışım, bunu farkedince bir "waow" çektim kendi kendime, "Amma olmuş yaa!" Oysaki o tuzla ilgili yazıyı size gönderdikten hemen sonra aklımda rafine beyaz şekerle ilgili bir yazı yazmak vardı. Yazdım, yazıyorum derken 3 ayı geçirmişim peh peh. Zaman dediğin su misali die sığ felsefi cümleler eşliğinde farklı mecralara akmayacağım merak etmeyin:)
Eveet, 3 beyaz: un, tuz, şeker üçlemesinin sonuncusuna geldik. (Yüzüklerin Efendisi üçlemesi gibi oldu bu da:)) Her yerde karşımıza hep aynı şekilde çıkıyor bu üçlü: "Bu üç beyazdan uzak durun!" şeklinde. Un ve tuzu zaten açıklamıştım, peki şekerin ne zararı var diyecek olursanız bana göre içlerinde en zararlısı da o. Hatta sadece bana göre değil, bir çok beslenme uzmanına göre de öyle. Dr. Ahmet AYDIN  "Taş Devri Diyeti"adlı kitabında-ki bence her bilinçli "yiyecek tüketicisi"nin okuması gereken bir kitap!-  şöyle bahsediyor:

"Şeker pancarından şeker üretilmesine iki yüzyıl önceki 'endüstri devrimi' ile başlandı. Daha önce şeker kamışından elde edilen ve ancak zenginlerin sofrasında olan şeker, böylece gelir düzeyi çok yüksek olmayanların da kolay satın alabileceği bir ürün haline geldi.
Asıl tehlike diyetteki yağ fazlalığı değil, şeker fazlalığı!
Osmanlı döneminde Türkiye'de çay şekeri tüketimi son derece azdı.Günümüzde ise tam bir unlu-şekerli gıda yeme çılgınlığı yaşanıyor."

Kitabın ileriki sayfalarında şekere neden bu kadar karşı olduğu sorulduğundaysa bir doktor olarak şekerin insan vücuduna girdikten sonra izlediği yolu, vücut içerisindeki etkilerini öyle güzel bir şekilde anlatıyor ki!
Günümüz endüstriyel gıda sektöründe tüm bu pastalar, bisküviler, gofretler ve bilimum şekerli gıdalara şeker dışında bir madde konuyor ki,o maddenin insan vücuduna verdiği zarar akıl almaz boyutlara kadar ulaşıyor. Başta herkesin şeker hastalığı olarak adlandırdığı "tip 2 diyabet"ten tut da, obeziteye,insülin direncine ve hatta kansere kadar!
Şekerden çok daha ucuz ve ondan yaklaşık 100 kat daha tatlı olması sebebiyle şu an yediğimiz her hazır gıdanın içinde mevcut olan bu zehrin adı ise "Mısır Şurubu". Veya diğer adlarıyla; Nişasta Bazlı Sıvı Şeker, Früktoz Şurubu vs. Bununla ilgili güzel bir link de burada: http://www.hafiftarif.com/2010/06/29/yuksek-fruktozlu-misir-surubu-obezitenin-mimari-mi/

Bundan 300 yıl öncesine kadar insan bünyesinin, metabolizmasının hiç tanımadığı ve alışkın olmadığı bir madde şeker. O zamanki insanların bir yıl içinde tükettikleri şeker miktarı 2 küp şeker bile etmiyormuş! Yani bizim bir bardak çayla hergün-hem de defalarca- aldığımız 2 küp şekeri adamlar 1 yılda tüketmiyorlarmış, inanılır gibi değil, değil mi? Eskiden sadece çok acı olan ilaçları insanların yutabilmeleri için içlerine konulan, altın gibi kıymetli olan bu madde bugün herkesin gün içinde bol bol aldığı bir şey olup çıktı.
Ve aslında ilginç olan bir diğer gerçek ise vücudumuzun hiç bir şekilde rafine şekere ihtiyaç duymadığıdır. Protein, karbonhidrat ve hatta yağa bile ihtiyaç duyan metabolizma şekeri hiç bir şekilde kullanmamakta, dolayısıyla depolamaktadır. Meyve ve hatta tadı tatlı bile gelmese de sebzelerin içinde doğal biçimde bulunan meyve şekerinin vücut için yeterli olduğunu savunmakta tüm beslenme uzmanları.

Yine beslenme konusunda en büyük yol göstericim Dr. Ahmet Aydın'ın kendi sitesinde şekerle ilgili yazdığı bir makale durumu çok güzel özetlemekte. Sitedeki her yazı ayrı önemde ve çok güzel kaleme alındığı için vaktiniz olduğunda arada bir göz atmanızı tavsiye ederim. Gıdaya dair bildiğimiz hemen herşeyin ne kadar yanlış olduğunu, bilinen gerçeklerin de hep eskiler tarafından uygulandığını, günümüzde güncelliğini yitirdiğini görüyorsunuz, şaşırıyorsunuz. "Ne varsa eskilerde var." lafı hiç de boş bir laf değilmiş a dostlar!:)
Şekerle ilgili makaleyi kopyala-yapıştır yapmayıp direkt link veriyorum: http://beslenmebulteni.com/besin/index.php?option=com_content&view=article&id=187:eker-uyuturucu-gibi-oelduerueyor&catid=97:obezite&Itemid=471

Bu arada Ahmet Aydın'ın kitabını okuduktan sonra etrafımdaki arkadaşlara, eşe dosta kitabı-neredeyse zorla:)-okutup, sohbet ortamlarında gıdayla ilgili konularda söze şöyle başlar oldum:" Doktor Ahmet Aydın der ki..."  :)

Peki o zaman biz ne kullanalım Derya?! diye çığlık atmayın lütfen, biliyorum; hepimiz tatlıya bayılıyoruz!:) Valla benim uyguladığım yöntemler şu şekilde:
-Bir kere hiç bir şekilde evde hazır bisküvi, kek, pasta vb.stoklamamaya çalışıyorum çünkü olunca yiyoruz! Onun yerine kendim kurabiye yapıp cam kavanozlarda saklıyorum, 15-20 gün bayatlamadan duruyorlar.
-Tabi kurabileri de şekerle değil,onun doğal alternatifi olan pekmezle tatlandırıyorum. Evet bildiğimiz pekmez,dut, üzüm hiç farketmez. Her hangi bir kurabiye tarifi yapmak istediğimde malzeme listesinde ne kadar şeker varsa ben de o kadar pekmez kullanıyorum. "Bir garip olmuyor mu?" diyeceksiniz. Bir kere zaten beyaz un yerine tam buğday unu kullandığım için kurabiyelerim hiç bir zaman beyaz olmuyor, şeker yerine pekmez kullandığımda ise oldukça esmerleşiyor ama tadı bence şekerle yapılandan daha leziz oluyor. Pekmezin kendine has olan mayhoş kokusu ve hafif meyvemsi aroması benim hoşuma gidiyor.
-Onun dışında bir diğer alternatif ise bal arkadaşlar. Sonuçta da bal %100 doğal bir gıda olduğundan şekerden çok daha sağlıklı ama bir dezavantajı var; pahalı! Kurabiye tarifindeki 1 su bardağı şeker yerine her seferinde 1 su bardağı bal koyduğunuzda mutfak bütçenizin sağlam sarsılacağını söyleyebilirim. Şekere göre pekmez de daha maliyetli olsa da yine de bal kadar koymuyor:)
-Bir diğer yol ise Arzu Aygen-Ülfet Aygen'in "Beyaz unsuz, şekersiz hamur işleri" kitaplarında bahsettikleri bir yöntem; kurutulmuş meyve kullanma. Herhangi bir kek, kurabiye vb. yaparken içine küçük parçalara ayrılmış veya mümkünse püre haline getirilmiş meyve kullanmak. Bi ara ben de deneyeceğim bu yolu, elma rendeleyerek kek yapma fikrim var, yenilebilir bi iş çıkarırsam size de veririm tarifini:)
-Ve son önerim ise; Şeker eşiğinizi düşürmek sevgili dostlar! Eskiden çay bardağına 2 küp şeker atan ben yıllardan beri büyük su bardağı boyutundaki çaya 1 küp şeker atıyorum. Hatta çayda şekeri bırakma planım olduğu için arada şekersiz içiyorum. Kahvemi sütle yapmışsam eğer süt şekeriyle idare edip hiç şeker katmıyorum. İlk başta tatsız gelse de bir süre sonra alışıyorsunuz emin olun, pek de zor olmuyor:)

Sütlü tatlılara henüz bir çözüm bulabilmiş değilim maalesef hala beyaz şeker kullanıyorum, sizin bi öneriniz varsa bana da diyiverin:)

Son olarak ek bir bilgi; Esmer Şekerin beyaz şekerden hemen hemen hiç bir farkı yok, sadece ağartma işleminden geçmemiş olduğu için eser miktarda vitamin içermekte, o kadar.

Son olarak herkesleri öper ve görüşmek üzere derim!
D
Not : Şu bahsettiğim Ta-Tu-Ta çiftliklerinden birine başvurdum ve Ağustos'un ilk haftası Datça'da kendimi 1 haftalığına organik tarıma vermiş olacağım! Dönünce fotoğraflarıyla beraber anlatırım artık.
Tekrar herkesleri öperim!

5 Mart 2010 Cuma

Tuz üzerine...

En son un ile ilgili bir yazı yazmışım. Ne tesadüftür ki bu sefer de şu herkesin uzak durmamızı söylediği "3 beyaz; un, tuz, şeker" üçlüsünden devam ediyorum.
Evet her yerde okuyoruz; televizyonda, dergilerde, gazetelerin sağlık köşelerinde yıllardır bangır bangır tekrarlıyorlar bu "ölümcül üçlü"yü.
Ve aslında unun aslında böylesine kötü lanse edilmesinin ardında yatan sebep, bizim en fakir, en az yararlı un olan "beyaz un"u kullanmamız idi, bunu geçen seferki yazımda söylemiştim. Oysaki vitamin, mineral ve lif açısından faydalı olan "tam buğday unu" hiç de öyle kötülenecek bir özelliğe sahip değil, dahası beslenmemizin en temel taşlarından biri. "Peki tuzun niye böylesine kötü bir şöhrete sahip?" diye biraz kurcaladığımda, çıkan sonuç undan pek de farklı değil.

Ben uzun zamandan beri rafine edilmemiş deniz tuzu kullanıyorum. Hani şu City Farm'ın cam kavanozlarda satışa sunduğu tuz. (Bkz. fotoğraf 1) Onu bulamadığım zamanlarda bir diğer organik ürün markası olan Sade'nin tuzunu alıyorum. Hatta şu bakkalarda turşu kurmak, salamura yapmak için koca koca paketleri 50 kuruş gibi komik rakamlara satılan kaya tuzu da aldığım oldu. Evet akıcı değil, parça parça, ama yemeklere atarken bir sorun yaşamıyorum.
Neden bu tuza yöneldim? Bir yerlerde okumuştum bir aralar; bu kullandığımız pürüzsüz, su gibi akan, mutfaklarımızda genellikle cam kavanozda(ve genellikle de içine gömülü bir çay kaşığı barındıran:)) ve yemeğe atmak için ocağın yanında duran tuz, aslında "gerçek tuz" değil diye. Yazıda onun yerine daha doğal tuz olan kaya tuzu veya rafine edilmemiş deniz tuzu kullanmamız öneriliyordu.

Peki, deniz tuzunun, sofra tuzu denilen rafine tuzdan farkı nedir, sonuçta ikisi de tuz değil mi?", diyeceksiniz. Aradaki fark o kadar büyük ki... Deniz tuzu hiçbir şekilde işlenmemiş, rafine edilmemiş, doğal mineral zenginliğini koruyan tuzdur. Sofra tuzu ise rafine edilmiştir, yani bütün mineral zenginliğini kaybetmiş tuzdur.

Tam hatırlamıyorum ama şuna benzer bir cümle de geçiyordu yazıda: "Aslında turşuluk tuz,kaya tuzu diye yüzüne bakmadığımız tuz, içindeki minerallerden arıtılmamış iyi tuzdur. Ama biz onun yerine marketlerde sadece sodyum ve klorüre kadar soyulmuş ve üstüne kimyasallar eklenmiş tuza-hem de daha çok para vererek- itibar etmekteyiz. Zaten rafine tuz kullanıldığında bozulan, kaya tuzu kullanıldığında tutan turşudan anlaşılmıyor mu hangi tuzun daha iyi olduğu?"

Daha da açmak gerekirse öncelikle "tuz" denilen şeyin ne olduğuna bakalım; NaCl. Yani Sodyum ve Klorür. Ve bu iki maddenin dünya üzerindeki tüm canlılar üzerinde hayati bir önemi var. Ağladığımızda gözyaşımız tuzludur, hatta kanımız bile tuzlu bir tada sahiptir. Vücudumuzun tuza-daha doğrusu tuzun içindeki 84 (evet yazıyla "seksen dört", bu rakama dikkat!) minerale ihtiyacı var. Hem de yaşamını sağlıklı sürdürebilmesi için düzenli olarak almasına ihtiyaç var. E o zaman neden tüm doktorlar bas bas bağrınıyor "tuzu kesin!" diye. Cevabı basit; Sofralarımızda kullandığımız tuz bu 84 minerali içermiyor da ondan!
Peki ne kullanıyoruz biz o zaman? Bunun ardında yatan hikaye de aslında yine dönüp dolaşıp endüstrileşmeye dayanıyor. Bir alıntı yapayım:
"Bugün kullanılan tuzların çoğu büyük endüstriyel firmalarca üretilmektedir. Üretilen tuzun %93’ü sanayi proseslerinde ve %7’si besin olarak kullanılmaktadır. Tuz ya geniş yer altı yataklarından ya da deniz/göl sularından rafine edilerek elde edilmektedir. Tuz içindeki safsızlıkları uzaklaştırmak ve mineralleri çıkararak tuzu daha çekici ve homojen  yapmak için rafine edilir. Rafinasyon ile tuzun görünümü güzel ve akışı kolay olur, ancak içerdiği 84 minerallin 82’si uzaklaştırılmış olur.Endüstriyel prosesler sadece sodyum ve klor içeren tuz gerektirir. Uzaklaştırılan 84 elementin 82’si yan ürün olarak ilave gelir getirdiğinden ayrı satılır.(*) Örneğin bor motorlarda vurmayı azaltmak için petrol katkısı, kimyasal gübre vs. olarak kullanılır. Tuzdan uzaklaştırılan kimyasallar ve mineraller plastik yapımında kullanılır. Sonuç olarak, rafine sofra tuzları sadece sodyum klorürdür, diğer tüm yararlı element mineralleri uzaklaştırılmıştır.
Kimyasal katkı maddeleri alüminyum hidroksit ve alüminyum silikat (%1) tuzu beyazlatmada ve paketlemede  su emmesini önlemek için ilave edilir. Böylece tuz kolay akar, iyot ve iyotlu (potasyum iyodür) dengeleyiciler (50 mg/kg) de ayrıca ilave edilir. Rafine tuzun su emmemesi, tuzun vücudumuz tarafından uygun şekilde absorplanmasını da engeller. Bu yüzden rafine sofra tuzu zararlıdır. Rafine tuz içindeki kimyasal katkılar, vücudumuzun tuzu emmesi ve işlemesini zorlaştırır. Sonuç olarak rafine tuz vücudumuzda birikir. Tuzun bir kısmı damar duvarları, arterler, beyin, idrar yolları, cinsel organlar, bez sistemleri veya kemiklerin eklemlerinde birikerek problemlere yol açabilmektedir. Sonuçta bu bölgelerin kırılgan olmasına ve hayati vücut fonksiyonlarının zayıflamasına neden olabilmektedir."
(*)Yani canım arkadaşlarım, adamlar tuzun içinde zaten alabileceğimiz mineralleri çıkarıp, onları da bize ekstra olarak satmaktalar.
Sonra bi de akışkan olsun, aman efenim bembeyaz olsun diye eklenen kimyasallar cabası. Benim aklım şunu bir türlü almıyor: Neden tuzun içindeki yararlı mineralleri çıkarıp, yerine zararlı kimyasallar eklersin ve bunu tüm dünyaya "tuz" diye satarsın?Bırak olduğu gibi kalsın, değil mi? Ve nasıl olur da tüm dünya  hiç sorgulamadan bunu böyle kabul edip kullanır? Şu para nelere kadir! Tabi olan yine bize olmakta orası ayrı!

Prof. Doktor Ahmet Aydın (ki kendisi aşmış bir kişilik, inanılmaz bir bilgi denizidir, yazılarını sürekli takip etmekteyim.), Beslenme Bülteni'nde yayınladığı yazıda şöyle belirtmiş:

" Dünyadaki tuz üretiminin %93-94'ü direkt olarak endüstriye gidiyor.
Tuzsuz ne plastik, soda, yumuşatıcılar, deterjanlar, ne de yağlar, üretemezdik. Kimyasal ayrıştırma işlemleri için ise sadece NaCl gerekli. Bu işlemler için doğal tuzun içindeki diğer elementler kimyasal reaksiyonları etkileyeceğinden önce rafine işlemleri ile diğer maddeler ayrıştırılıyor ve geriye sadece  NaCl kalıyor. Bu işlemler için ayrıştırılan tuz'dan endüstride kullanılmayan %6'lık kısımda gıda sektörüne aktarılıyor.
Bu yüzden de eskiden uğruna savaşlar verilen tuz, diğer adıyla beyaz altın, artık çok ucuza her yerden elde edilebiliyor. Ama elinize geçen tuz artık gerçek tuz değil, elinizde bir artık mahsul tutuyorsunuz. Bu da yoğun agresivitesinden ve fiyatından dolayı gıda sektöründe gıdaları uzun süreli muhafaza etme işleminde, konserve işleminde kullanılıyor ve tüm hazır gıdaların uzun ömürlülükleri bu şekilde sağlanıyor. Kalan bir kısım da yemek tuzu olarak sofralarımıza geliyor.
...Tuza, kimyasal isimleri çok fazla yer tutacağından üzerinde hiçbir zaman yazılmayan ve zaman zaman harfler ve rakamlarla kısaltılan (E-530, E-533, E 550 gibi) maddeler de ilave ediliyor. Mesela sofra tuzunun iyi serpilebilmesi için alüminyum hidroksit ilave ediliyor. Ve bu tuzu çocukluğunuzdan itibaren yiyorsanız, Alzheimer hastalığına yakalanma şansınız da yüksek. Beyninizde sinir iletişim hatlarında içtepiler iletilemedikçe, adınızı bile hatırlayamazsınız."

Yani diyeceğim odur ki canım arkadaşlarım; yine kandırılıyoruz! Yapmamız gereken biraz daha gözümüzü açmak ve hep yaptığımız gibi bir de etiketin altına bakmak. 
Tabi bunu söylerken sinir olduğum başka bir konu daha geldi aklıma. Bunları araştırıp öğrendikçe, doğal olarak çevremdekilerle paylaşma, onların da olup bitenlerden haberdar olması gibi bir isteğe kapılıyorum.(Ne garip değil mi?:P) Sonra oturup "Ulan amma kandırılıyoruz haa! Vay bee, hakkaten öyle miymiş?"li konuşmalara gark olur iken biri çıkıp şöyle diyor "Ya Derya bırak Allah aşkına, tüm dünya bunu böyle kullanıyor da bi biz mi farkındayız?" Hah işte o anlarda böyle tiksintiyle karışık bir acıma ile hep şunları söylemek istiyorum: (ama fazla sinirli olduğum zamanlarda kitlenip kalırım ben.)
"Canım kardeşim, bana şu cümleyi sarfederek aslında sen de şu anda kapitalizm ve tüketim üzerine kurulmuş düzenin içindeki bir çark olduğunun farkında değilsin. Sana bu cümleyi söyleten şey, gıdayla ilgili işin iç yüzün araştıran, daha iyiyi, daha doğalını elde etmek için uğraşan insanları "kafayı organikle bozmuş, "sağlıklı yaşama takmış" gibi laflarla etiketlemenizi de istemekte. Böylelikle onlar normal, "araştıran takıntılar" ise anormal olarak algılanacak toplumda. Böylelikle de siz "normaller" gönül rahatlığıyla işlenmiş, rafine edilmiş, raf ömrü uzatılsın diye dünyanın kimyasalı, katkı maddesi eklenmiş gıdalarınızla bir ömür (artık ne kadar uzun ve sağlıklı olur orası bi muallak!) mutlu mesut yaşarsınız."
Oh bee, buradan yazmak bile bi rahatlattı beni:) Şimdilik benden bu kadar canlar. Herkese temiz, adil ve doğal gıda ile sağlıklı yaşamlar diler, gözlerinizden öperim!
Not: Doğru dürüst tuz kullanın, adam olun ulan!! :D
Not 2: Yukarıda alıntıladığım yazıların tamamı çok okunası, o yüzden zamanı olanlar linklere tıklayıp okurlarsa iyi olur (ben mesela tuz lambası almaya karar verdim:))
Buyrun linkler:
Beslenme Bülteni: http://www.beslenmebulteni.com/bes/index.php?option=com_content&task=view&id=99&Itemid=312
Tuz üzerine önemli bir yazı: http://www.ailem.com/templates/library/2851.asp?id=11980
Realage sitesi(testini de yapın:)): http://www.realage.com.tr/v2/Deniz-Tuzu-Mu-Sofra-Tuzu-Mu-Daha-Yararli_2_27200_3.htm

Sevgiler!
D

9 Şubat 2010 Salı

Ta-Tu-Ta Ekolojik Çiftlikler

Bilen bilir; son zamanlarda dilimden düşürmüyorum : " Gideceğim buralardan, yetti bu kadar İstanbul, her yer taş bina, gri atmosfer, ucuz kömür dumanları egsoz dumanıyla cümbüş etmekte! Gideceğim bi Ege kasabasına yerleşeceğim, kendimi organik tarıma vereceğim!" hezeyanlarımın önü ardı bitmiyor.
İyi de güzel kardeşim, sen ömründe kaç defa tarla işinde çalıştın, bırak sağmayı-kaç ineğe dokundun( sıfır!!!), kaç tavuk besledin dersen şöyle bi cevap verebilirim; "Dedemlerin köyünde üzüm hasadı zamanı yakınlardaki erik ağacına çıkıp tüm gün erik yiyip midemi bozmuşluğum vardır(Çekirdekleri de bağda onun bunun kafasına atıp eğlenirdim), ha bi de ortaokuldayken 2 tane muhabbet kuşum vardı, biri konuşuyordu bile!"
Annemin nedense ben birşeylerden bahsedince genellikle kullandığı bi deyim var "Bekara karı boşamak kolay gelir." diye. E bunu sık sık yineleyince bozulmaya başlıyor tabi insan ister istemez. Kendimi ordan oraya atıp tutan ama icraata geldi mi bişey beceremeyen palavracılar gibi hissetmeye başladım.
Dolayısıyla ben de bi karar verdim! Ekolojik Çiftlik deneyimleyeceğim!

1-2 sene önce denk gelmiştim bu Eko-Çiftlik mevzusuna. O zamanlar da bayağı ilgimi çekmişti, sanırım bi gazeteydi, gidenlerle röportaj yapılmıştı, ondan az bi zaman sonra da televizyonda rastladım-muhtemelen TRT'ydi- "Pastoral Vadi" deki doğal yaşamdan bahsediyor, yapılan etkinlikleri, konaklayan gönülleri gösteriyordu. O zaman aklımda yer etmişti, "Bir gün mutlaka.." diye.

Şimdi bu Ekolojik Çiftlik nedir ne değildir diye soracak olursanız kısaca şöyle açıklanabilir sanırım: Yurt çapında Ekolojik/Doğal/Organik Tarım yapan çiftlikler ile Türkiye'nin en büyük Ekolojik Yaşam destekçisi Buğday Derneği'nin ortaklaşa yürüttüğü bir proje.
Bu çiftliklere bir takım insanlar gönüllü ya da konuk olarak gidip, orada bir süre zaman geçiriyor. Gönüllü olduğunda konaklama ve yemeğe para vermiyor, o çiftlikteki işlere yardım ediyorsun.( her çiftlikte farklı işler mevcut) Konuk olarak kalacaksan da cüzi bir miktar verip orada kalıyorsun. Olay bundan ibaret.
Buğday Derneği websitesinde şöyle ifadeler yer alıyor bu projeyle ilgili:

Amaçları
  1. Ekolojik yaşam hareketinin içerisindeki gruplar ve bireyler arasındaki iletişimi güçlendirmesi.
  2. Ekolojik üretimin öncelikle kırsal nüfus için, doğal döngülerle dost, sürekli bir yaşamsal kaynak oluşturması yönünde sağlıklı örneklerin oluşturulması.
  3. Şehirde yaşayan insanların ekolojik çiftliklerdeki yaşamı deneyimleyerek, ekolojik yaşam ile ilgili sorumluluklarını içselleştirmesi ve böylece günlük yaşamında daha fazla uygulamaya sokması.
  4. Tüketici ve üretici faaliyetlerinde ilk elden ekolojik yöntem, deneyim ve bilgi paylaşımı
  5. Doğa dostu üretim ve tüketim modellerinin desteklenmesi yoluyla, toprak, hava su kalitesinin, biyolojik çeşitliliğin, iklimlerin ve diğer doğal döngülerin sağlıklı bir şekilde sürdürülmesine katkı.


Ben de "Yemiş de toplarım, inek de sağarım(yavaş geel!:D)" gazıyla bu Eko çiftliklerden birine katılmaya karar verdim. Muhtemelen temmuz ayı içinde gitmeyi planlıyorum.. Tabi ki "Bir elin nesi var iki elin sesi var." lafını hatırlatarak bana katılmak isteyen olursa süpper olur diye de düşünmekteyim:))
Geçtur ve Buğday Derneği sitelerinde "ta-tu-ta eko çiftlikleri" hakkında ayrıntılı bilgi de mevcut. İncelemek isterseniz diye buyrun bunlar da linkleri:
 Gençtur'un Ta-tu-ta sayfası: http://www.genctur.com/kp/yik/tatuta.htm
Buğday Derneği'nin tatuta kılavuzu: http://www.bugday.org/tatuta/kilavuz.php
Tüm Çiftliklerin Listesi: http://www.bugday.org/tatuta/allFarms.php?lang=TR

Herkese sevgiler!
D

Organik Tam Buğday Ekmeği


Kızlar!
Nasılız bakalım?:)
Hazır ellerimdeki hamuru tam çıkaramamış iken(az önce neffis bi ekşi mayalı ekmek yaptım da ayıptır söylemesi:P) ve aklımdayken paylaşayım istedim;
İstanbul Halk Ekmek'in 5 yıldır çıkardığı bir ekmek var; Organik Tam Buğday ekmeği. Evde ekmek yapmayıp da lezzetli ekmek arayanlara tavsiyemdir. Öyle içi puf puf pamuk gibi yumuşacık bir şey beklemeyin, biraz tok bi ekmek ama bi kızartıp da yediğinizde müptelası olabilirsiniz:)
Bunu ayrıca tavsiye etmemin bir nedeni de İHE'nin satış azlığı nedeniyle ekmeği kaldırmayı planlaması. Evde hep ekmek yapmaya çalışan biri olarak, dışarıdan almak zorunda kaldığımda ilk tercihimdi bu ekmek, o yüzden biraz üzüldüm. Belki bu ekmeğe itibar ederek bu projenin kalkmasını engellemeye yardımcı olabiliriz, üstüne üstük destek olurken kızartıp kızartıp nefis ekmekleri götürürüz diye düşündüm:)
Ayrıntılı okumak isteyenler için de ilgili link burada;  http://sabah.com.tr//Ekler/Pazar/Yazarlar/2010/02/07/bu_organik_ekmegin_anlami_baska

Öperim herkesi!
D

24 Ocak 2010 Pazar

Un üzerine...





"Bir gün bir kitap okudum ve hayatım değişti." diye başlar Orhan Pamuk'un Yeni Hayat adlı romanı. Ben de sırf bu cümlenin karizması yüzünden başladım kitaba ama bitiremedim, o ayrı:)
Şimdi size "un" ile ilgili bir şeyler karalamayı düşünürken bu cümle geldi aklıma birden bire. "Neden?" diye sorarsanız (sorun!:P), benim için de hakikaten böyle bir durum söz konusu da ondan; bir gün bi kitap okudum ve hayatım değişti! Hoş gerçi okuduğum kitap öyle yüzyıllar öncesinden kalma ciltli, herkesin aradığı, içinde hayatın anlamı ve mucizevi bilgiler içeren bir kitap olsa çok daha cool olurdu biliyorum ama benim hayatımı değiştiren kitap bildiğiniz bir yemek kitabıydı:D (hiç cool değilim biliyorum:D)
İşte bildiğimiz "beyaz un"un aslında "olması gereken un" olmadığını orada öğrendim ben. Ve ondan sonra başladı zaten her şey; yediğim her şeyi sorgulama, hangisinin daha sağlıklı olduğunu araştırma, rafine yerine doğal olanının peşine düşmeler vb.
Eskiden "un" vardı evet.(Çok da eski değil bundan 30- 40 yıl öncesinden bahsediyorum.) Ve bu un tüm Anadolu'nun buğday olarak ektiği, hasat zamanın köylerinde, kasabalarındaki taş değirmenlere götürüp öğüttükleri kara değirmen unu idi. Bununla yaplıan ekmekler hep esmer olurdu ve şimdilerde fırınlarda satılan ekmek ile ne koku, ne görüntü ne de doku olarak bir benzerlik gösterirdi.
(Anneanne, babaanne ziyaretleri vb. nedenlerle)köye gidip de orada kahvaltı edenler mutlaka bilirler köy ekmeğinin tadını.
Babam anlatırdı (kendisi İzmir'in Kemalpaşa ilçesinin Armutlu köyü'nde büyümüş); Eskiden fırınlar bile çok azmış, herkes kendi ekmeğini kendi yaparmış ve kırk yılda bir fırından alınan ekmek onlara göre altın değerinde olurmuş; "Beyaz çarşı ekmeğini biz kendi ekmeğimizin arasına koyup öyle yerdik."
Köylü için ekmeği ne kadar beyazsa "çarşı ekmeği"ne o kadar benzediği için o kadar iyi demekmiş. Herkes kendi ununu daha beyaz yapmak için değirmende tekrar tekrar çektirir tüm kepekten arınmasını sağlarmış.
Şimdiyse bize bas bas bağırmaktalar, "Beyaz ekmek yerine kepekli ekmek yiyin." diye, tam komedi:)

Şimdi efenim un denilen şey bildiğimiz sarı buğday tarlalarında (ne severim o tarlaların görüntüsünü! Tam fotoğraflıktır:)) yetişen buğdayın öğütülmüş halidir ve buğday 3 bölümden oluşur. (Biyoloji dersine Giriş 101, hoşgeldiniz, boş olan yerlere oturunuz, ara vermeyeceğim dersi blok yapıp dağılacağız:P)
Her bir buğday tanesi; tohum, unsu öz(endosperm) ve kepek denen üç bölümden oluşmaktadır. Bunu bir elma gibi düşünecek olursak; çekirdek, meyve ve kabuk gibidir diyebiliriz.
Bizim şu an günümüzde yediğimiz un, işte sadece bu meyve olan unsu özün öğütülmüş halidir. "E bunun ne zararı var?" diyebilirsiniz. O zaman size şu "hayat değiştiren" kitaptan bir bölüm aktarayım:

"Tahılların tohum kısmı zengin bir protein, mineral, vitamin, özellikle antioksidan E vitamini kaynağıdır. Tahıl, tohum kısmı ile birlikte öğütülürse, tohumda bulunan doğal yağlar nedeniyle 14 gün gibi kısa bir sürede acılaşabilir. Bu nedenle günümüz un üreticileri tahılların besleyici tohum kısmını ayırmakta ve una katmamaktadır.
Kepek kısmında ise lif, mineraller ve protein bulunur. Sindirim sistemine tokluk hissi verir, kan şekerinin düzenlenmesine yardımcı olur. Fakar unun rengini esmerleştirdiği, hamur yoğurmayı zorlaştırdığı ve içine katıldığı hamur işini daha lifli, kimilerine göre daha kaba hale getirdiği için çoğu una katılmaz.
Günümüzde hemen her unlu mamülde kullanılan beyaz un, tohum ve kepekte bulunan tüm besleyici maddelerden yoksundur. Beyaz buğday unu vitamin ve minerallerin %80'ini, lif içeriğinin %93'ünü kaybetmiş undur.
Tahılların hangi tür değirmen ile öğütüldüğü de çok önemlidir. Günümüzün "modern" değirmenlerinde sadece nişastalı kısım(unsu öz) çekilir.Un "teknolojik" değirmenlerde çekilirken aşırı ısınması nedeniyle besi değerinde kayıplar olur. Bu değirmenlerde çok ince öğütüldüğü için beyaz un kana daha hızlı karışır (ve kan şekerimiz bir anda yükselir ama ne kadar beyaz ekmek yemiş olursak olalım ine aynı hızla acıkırız-Derya)
Çekildikten sonra daha hafif ve ince bir un olması için ağartılır ve kimyasallar katılır. Tohum bölümünden ayrılmış buğday incecik çekilip bir de kimyasallarla makyajlandığında ortaya raf ömrü son derece uzun bir un çıkar. Market raflarında senelerce durabilen bu ürünün, besleyici değerinden çok şey kaybedilmiş olur."


Yani canım arkadaşlarım, burada da durum Uht süt ile aynı; Raf ömrünü uzatmak için tüm vitaminleri, mineralleri çöpe atmak! Maksat ürün rafta daha uzun dayansın, biz daha az para kaybedelim. ( Arada kafayı bu sağlıklı gıdaya takıp da herşeyi eşeleyip, kurcaladığımdan beri dünyanın endüstriyelleşmesinin gıda üzerinde pek bir olumlu etkisi olduğunu görmedim, bu da ayrı bir konu.)
Peki ne yapalım?
Neyseki bu konuda da aynı "günlük pastörize süt"lerin yine piyasaya sürülmesi gibi bir "eskiye dönüş" mevcut. Bilinen bir kaç büyük un firması (Söke un vb.) 2 -3 yıl önce "Tam buğday unu" adı altında un çıkarmaya başladı. Bu un işte bu yukarıda bahsedilen tohum, unsu öz ve kepeğin hepsinin bir arada değirmende çekildiği un ve tahmin edebileceğiniz üzere raf ömrü diğer unlara kıyasla çok daha kısa. (Normal beyaz un 1-2 sene raf ömrüne sahip iken, bu un ortalama 4-6 ay dayanıyor.) Ve inanın bana, bu unla yaplıan ekmeklerin tadı, lezzeti bizim bildiğimiz fırınlarda satılan beyaz ekmeklere 10 değil 1000 basıyor!
"Ekmek mi yapacağız?!" dediniz duydum:D Valla doğruyu söylemek gerekirse ben -ki son 3 yıl öncesine kadar makarna yapmaktan başka bir şey bilmeyen ve mutfakta yemek yapmaktan pek hazzetmeyen ben- ilk olarak bu un işini öğrenip de, kitapta ne kadar lezzetli olduğunu okuyup sırf meraktan ekmek yapmaya başlayarak bulaştım bu işe. Dediğim gibi hayatımı değiştirdi bu kitap:) Emre'nin gelip de" Ulan yumurta kırmayı öğren önce, ondan sonra ekmek yaparsın."  ve "Bizim hanım kafayı yedi, stage 1'den satage 12'ye atladı, direkt ekmek yapmaktan daldı olaya." gibi bir takım sarkastik yorumlarına maruz kalsam da azmettim ve başardım:) Hatta ekmek yoğurmanın müthiş sinir yatıştıran, meditasyon gibi bir olay olduğunu keşfettim:) Kafanız mı bozuk, birine mi kızdınız; girin mutfağa ve ekmek hamuru yoğurun, terapiye boşuna para vermeyin:) (Tabi sonraları bize ev hediyesi olarak bir ekmek yapma makinesi gelince, benim ekmek yapma terapilerim biraz sekteye uğradı ama yine de arada sırada -özellikle makinada olmayacak ekşi maya veya nohut mayalı ekmeği elde yoğurarak yapmaktayım.)
Ve kitapta bahsedildiği üzere herşeyi(ama herşeyi!) tam buğday unuyla yapmaya başladım. "Ama kek olur mu, ama pasta da onunla yapılmaz ki!" demeyin, yapılıyor, hem de çok daha lezzetli ve besleyici oluyor.
İstanbul'dakiler biraz daha şanslı çünkü İstanbul Halk Ekmek(İHE) kendi ekmek satış noktalarında "Taş değirmende öğütülmüş organik tam buğday unu" satışı yapıyor.(Bir taşla 3 kuş vurulmuş oluyor; organik, taş değirmen ve tam buğday) Ama onun dışında artık hemen her markette Söke Un'un yeşil paketli "Tam buğday unu" da bulunabiliyor.
Yani anlayacağınız gibi arkadaşlar, en temel gıda maddemiz unda bile bir şekilde kandırılıyoruz. Aslında yapmamız gereken biraz daha gözümüzü açmak sadece.
Şimdilik benden bu kadar. Herkesleri öper, eğer bu unla birşeyler yaparsanız da bana haber vermenizi dilerim (Sonuçları ve yorumları merak ederim:))
Hayatımı değiştiren kitap mı? Buyrun bu da linki: http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=100958&sa=52251976
Sevgiler!
D
 
Copyright © 2010 Ekim Hasadı. All rights reserved.
Blogger Template by